25 Eylül 2011 Pazar

Aşk üzerine



Yazması zor bir konu "Aşk", üzerine milyonlarca, belki milyarlarca kitap yazılmış, şiir söylenmiş, şarkı yapılmış. Her sorduğunuz insana farklı bir halde kendini tasvir ettiren duygu. Gece yarısı treniyle gelir bazen aşk, yalnızlığınıza kurtarıcı olur,adınız zebercet olur, kitap olursunuz. Bazen yasaklanır, Aşk-ı memnu olur, dizi olur, ağlatır sizi. Bazen Mevlana'nın Şems'e aşkı gibidir sizin ki, yıllarca sohbet etseniz doyamazsınız. Bana en çok etki edeni Leyla ile mecnun'un hikayesidir. Bu Orhan Gencebay ile Fatma Girik'in oynadığı filmin hikayesinden biraz farklı bir öyküdür;
"Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur. Bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır.
Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar.  Gün geçtikçe alevlenen
bu macerayı Leyla'nın annesi öğrenir.
Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha dışarı göndermez.
Kays Leyla'yı her zaman buluştukları yerde göremeyince üzüntüden çılgına döner,
başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar. Kays'ın bu Mecnun halini öğrenen bölgenin vali'si Leyla'nın ailesiyle konuşmak ve Kays'ın durumunu anlatarak onları ikna etmek için Leyla'nın ailesinin evine gider. Vali'ye kahve pişiren Leylayı görünce vali şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemez ve doğru Kays'ın yanında alır soluğu. " Evladım Kays, Leyla'nın evine gittim kendisini gördüm. Leyla dediğin kız bizim buralarda yüzüne bakılmaz, evde kalmış kızlardan daha kara kuru, incecik bir şeye benzemez bir gariptir. Sen ki yakışıklılığı ile bu diyara nam salmış bir yiğitsin, gel vazgeç şu inadından, sözdür sana bu, diyarımızda beğendiğin budur dediğin, ahu gözlü kalem kaşlı tüm tazeleri önüne sereyim, seç içinden gönlünün istediğini." Kays'ın sözleri bir ok gibi sert ve hızla çıkar ağzından ; " Ey vali bey, sevdiğim biriciğim Leyla'ya laf edersin, çirkin dersin, söyle bana ey kendini bilmez, sen benim Leyla'mı gördüğüm gibi baktın mı Leyla'ya, benim gördüğüm gibi gördün mü onu. Şimdi tüm  kızları sersen önüme bir Leyla'nın bir saç teline değişir miyim sanırsın.?" Vali'nin pes edip gitmesinden sonra, Leyla Mecnun'u aramak için çöle gelir, fakat geç kalmıştır, Kays çöllerde aşkından Mecnun olmuştur, tanımaz Leyla'yı. Bir süre sonra Leyla aşkından ölünce, Mecnun kabri başına gelerek orada ölür. 

Leyla çirkin midir.? Ya da Mecnun'a göre mi güzeldir. Ya da Aşk var mıdır.? Yada Mecnun'un Leyla'ya olan aşkı mı vardır.? Bütün bunlar kafamızı kurcalar. Sahi "Aşk" neydi.?

13 Eylül 2011 Salı

Ah, o yasak meyve

Adem'in Havva'nın hikayesini duymamış olabilirsiniz;
Tanrı, önce Adem ile Lilith'i yaratır. Ama bu ikisi birbirine yapışık,tek bir varlıktır, sonra Tanrı ikisini ayırır, erkek olanı "Adem", dişi olanı da "Lilith" olur. Ama ikisi de başlangıçtan beri aynı olduklarından birbirlerine üstünlükleri yoktur, eşit güçtedirler.Lilith cinsel ilişki sırasında üstte olmayı ister, Adem buna bozulur ama Lilith diretir, ne de olsa ikisi de eşittir. Tanrı'da Adem'in tarafını tutar ve Lilith cennetten kovulur (o da gider İblis'le beraber olur, bir sürü Şeytan'in doğumuna sebep olur ) ama Adem yalnız kalır, Tanrı'dan başka bir eş ister. Tanrı, Adem bir gün uyurken, onun kaburga kemiğinden Havva'yı yaratır. Daha sonra Lilith yılan kılığına girerek Havva'yı Ademle birlikte yasak elmayı yemeleri için kandırır. İnsanlığın çilelerle dolu dünya sürgünü böylece başlar. Kaderimiz o günden beri daimi olarak aynı düzende devam ediyor. Mutsuzluklarımız olmasa, mutluluğun değerini bilemeyeceğiz. Bir eşimiz  olmadığı sürece kendimizi yalnız hissedeceğiz . Bir eşimiz olduğunda ise onu aldatmayı ya da ona karşı üstünlük kurmayı isteyeceğiz. Kandırılmayı istemesek de, hırslarımıza, merakımıza yenileceğiz. Kalkmayı başardığımız anda yeniden düşeceğiz. Hayatımız boyunca Adem ile Havva'nın ilk günahları boynumuzda olacak. Kaderimiz en başta yazılmış durumda, biz ne yaparsak yapalım sonuçta aynı yere döneceğiz. Güç, para , hırs bunlar bizi bir yere kadar idare edebilecek. Hanginiz şu anda Vehbi Koç veya Sakıp Sabancının yerinde olmak isterdiniz. ?Adem 930 yıl yaşadı ve sonunda öldü. Zengin ve ölü olmak mı, fakir ve yaşayan olmak mı istersiniz.? Bir şeyin değerini neye göre tayin edersiniz.? Güç ve para uğruna kaç kişinin üstüne basmayı kabul edersiniz.?  Dünyanın gelmiş geçmiş en zengin insan Karun ülkesinin yıkıldığını, servetinin yok olduğunu görerek öldü. Değer verdiğiniz şeylerin gerçek değerini, bir kez daha kontrol edin, eminim ki o yasak meyvenin tadını onlardan birinde bulacaksınız.

11 Eylül 2011 Pazar

Yokuş aşağı

Hayat yokuş aşağıya giden frenleri patlak bir kamyona benzer, er yada geç bir nihayete erecektir. Peki bize düşen nedir bu yolda? Adımızın sonsuza kadar yaşaması için erkenden canımızı vermek mi ? Peki ya hayat bize hep kötü mü  davranır?
Zamanın birinde tek bir penceresi olan bir odada hapis kalan bir kız varmış, babası onu yaşamın tüm kötülüklerinden korumak için ne eve okunacak bir kitap, dergi, gazete alırmış, ne de kızla konuşsun diye bir arkadaş edinmesini istermiş. Kızının sorduğu soruları sadece kendi ve karısının cevaplamasını istermiş. Dışarıya baktığı pencereden bir yol ve karşıda dağlar görünürmüş. Tüm gün boyunca gelip geçen arabalara bakar, bir gün onlar ile gezebileceği günleri hayal edermiş. Arabanın içinde yaşananlarla ilgili kendince yüzlerce hikaye yazar, hepsinin içinde de kendine bir rol yazarmış. Bir gün hastaneye yetiştirmek zorunda olduğu bir hastası olan hemşire, bir gün bir suçluyu idama götüren bir cellat olurmuş hikayelerinde.Babası, annesi ne kadar anlattıysa hayatı da rolleri de o kadarmış. Bir gün annesi akşam yemeğini getirip biraz sohbet ettikten sonra uyumaya gittiğinde kapıyı açık unutmuş. Kız tüm saflığı ile gidip annesini uyandırmakla, dışarıdaki bilmediği hayata göz atmak arasında kalmış. Sonunda dışarısı daha cazip gelmiş. "Bir göz atar, geri gelirim" demiş kendi kendine. Yola doğru çıkarak gelen ilk arabayı gözüne kestirmiş. Kendisi gibi, arabanın ve içindekilerin korkmaması için kenarda saklanmış ve tam araba yaklaştığında önüne çıkarak bağırmış "beni de alın"  bu sesle birlikte acı bir fren ve kızın cansız bedeni yola boylu boyunca serilmiş. Fren sesi ile dışarıya çıkan anne ve baba kızın cansız bedeni yanında ağlamaya başlamış. Adam; "kapıyı niye açık bıraktın dikkatsiz kadın, senin yüzünden öldü gözüm gibi baktığım biricik kızım" diye haykırıyor muş. kadın ise; " Talihsiz kızım, kırk yılda bir geçen arabanın ezebileceği kadar talihsiz kızım benim" diye feryat ediyormuş. Ertesi gün orada yaşayanlar ise; " hiç dışarıya çıkarılmadı tabi kafayı yedi atladı arabanın önüne" diyorlarmış.Gerçekte ise, kızın hayatı orada son bulmuş, tüm koruma çabaları ise boşa gitmiş.
Kızın hayatı sadece o pencere idi, küçücük, başka hiçbir yeri görmeyen pencere. hayatımızın pencereleri gibi. belki o kızın kadar küçük değil bizimkiler, ama yine de bir pencere. Hayat yokuş aşağı giden bir kamyon gibi er ya da geç bir yerde bitecek. Ve ne kadar büyütürseniz pencerenizi o kadar çok şey göreceksiniz.

Dipnot: Yazıyı okurken alttaki şarkıyı dinlerseniz iki kat etki yaratıyor yazı.Ben yazarken öyle yaptım.